|
Sanatçı Sabri Berkel (1907-1993)
Berkel, ülkemiz resim sanatı ortamındaki Üçüncü Devre (1925-1950) içinde çıkış yapmış resim sanatçılarımızdan biridir. Zor bir devrenin adamı olmuştur, çünkü ülkemizdeki resim sanatı bu devreyle bir geçiş yaşadığından, bu zor koşullara rağmen Berkel, kendini tüm yetkinliği ve titiz yapısıyla ortaya çıkarabilmiştir. 1993’e değin, sanatından ödün vermeden sürekli çalışmıştır. Üçüncü devrede, dünya resminin “ekspresyonizm” ve “kübizm” sanat akımları örnek alınarak, genellikle diğer ressam arkadaşları “kalıplara dayalı” tavırlar sergilerken, Berkel böyle davranmamıştır. Bu devrede, özellikle yerel konulara ilgi duyulmuş, sanat grupları (Müstakiller, D Grubu vb.) oluşturulmuştur. Söz konusu gruplar, plastik sanatlar ortamımızda, “sanatta bilgi düzeyi ve özellikle sosyal bilimlerle mutlak ilişkinin sorgulanması ve yayılması” gereklerinin altını çizmiş olmalarıyla önem taşır. Bu devrede, halk evlerinin açılması da olumlu bir gelişmedir. Fakat bundan ne denli yararlanılıp, yararlanılmadığı konusu tartışılmalıdır. Sanatta ekonomik kaygıların neden olduğu bozulmalar da yine bu devrede başlar. Fakat Sabri Berkel, sarsılmaz yapısı ve özellikle ödün vermez disiplinli kişiliğiyle, bu devrenin kanımca en önemli kimliği olmayı başarmıştır.
Berkel, 1907’de Üsküp’te doğmuştur. 1929-1935 yılları arasında Floransa Güzel Sanatlar Akademisi’nde bulunmuştur. Bu şehirdeki eğitimiyle, Rönesans sanatının birçok ipuçlarının ve önemli yapıtlarının bulunduğu düşünülürse, kuşku yok ki doğru olanı yapmış ve orada, özellikle duvar resmi üzerine çalışmalar yapmıştır. Bu arada, Floransa’da oymabaskıya da ilgi duymuştur. Nitekim 1939 yılında, Léopold Lévy’nin (1882-1966) isteğiyle Akademi’nin oymabaskı atölyesine asistan olmuştur. 1947 yılında, bu kez Paris’e gönderilmiş ve burada André Lhote (1885-1962) atölyesine devam etmiştir (Lhote, Türkiye resmini pek de olumlu etkilememiş bir ressamdır. Bu etkilenmeden kurtulamayan birçok isme karşın Berkel bu dönemini normal bir devre olarak geçirmiş ve çok çabuk kendini bulmuştur). 1977’de akademi hocalığından emekli olmuştur.
Genellikle, 1950’den sonra daha radikal soyutlamalara ve iyice soyuta yöneldiği kabul edilse de, onun en basit somut bir kompozisyonunda bile, “soyutlama felsefesi” üzerine kafa yorduğu açıkça görülebilir. Soyutlama olgusuna, geometrik ve a-geometrik (amorf) bakışlarla yaklaştığından, söz konusu olguyu algılamada zorlanmamıştır. Dönemi gereği, katı bir kübik anlayıştan yana olmamış, Paul Cézanne’a (1839-1906) ait şu formüle onun da inanç gösterdiğini ifade edebiliriz: doğada her şey mutlak geometrik bir forma dönüşmektedir. Fakat kübizmin daha da yumuşak hali olan bu yapısalcı formül bile, onu rahatsız etmiş olmalı ki, dışavurumsal duyarlılığını ve özellikle boşluk-soyut eleman ilişkisini sorgulamasına iyice neden olmuştur. Bence değerlendirdiği soyut dili, renk olgusuyla da buluşturmuş, aslında bir üslup olarak rengin, ülkemiz resminde değer kazanması meselesine de eğilmiştir. İster ayrıştırabildiğimiz, isterse ayrıştıramadığımız eleman disiplinine dayanan hemen her çalışmasında, boşluklar ve doluluklar arasında, rahatlıkla gözümüzü gezintiye çıkarabiliyoruz. Kendi döneminin dünya resmini bilip, kendi mizacını da devreye sokup, “nasıl farklı olurum” meselesini us’unda da tartışan Berkel, bunu başarmıştır. Başarma nedeni ise, dünyadaki çağdaş resim için bilhassa son elli yılda, çok değerli sayılan üç şeye dikkat edip, üzerinde yoğunlaşabilmesinden kaynaklanır: “Boşluk (espas)”, “eleman” ve “malzeme”.
Özkan Eroğlu Sanat Eleştirmeni
|