Sanat PlatformuSedef Hatapkapulu - 'Don Kişot Sahilde'
Sedef Hatapkapulu - "Don Kişot Sahilde"
Don Kişot Sahilde sergisi resimleri, sanatçının doğasını yansıtan, onun varoluş sıkıntıları ve sevinçleriyle değişen bir resim dizisidir. Sıkıntının ya da neşenin, korkunun ya da hazzın belleğe kazınmış işaretlerini içerirler. Bir anlamda bu resimler sanatçının güncesi gibi midirler? Yoksa birer dövme gibi yaşanmışlığın tuval üzerindeki kalıcı, silinmeyecek, zamana ve boşluğa direnen izleri mi?
Bu resimlerdeki, sanatçıya ait yaşanmışlık bir günce olmaktan çok birer notu andırır. Gelişigüzel notlar değildir yalnız bunlar… Bunlar gelişigüzel anların notlarıdır. O zaman İstanbul böyleydi! ya da Denizanası olarak kendi portrem örneğin, böylesine gelişigüzel anların, kalıcı birer anıya dönüşmesini sağlayan aracı resimlerdir. Belli bir anın içinden çıkan, o an’ı, anı’yı tuval üzerinde büyük bir ize, bir yaşantının, deneyimin boyadan kendisine dönüşünü gösterirler.
Don Kişot Sahilde sergisi resimleri, sanatçının kendi kendini aktardığı, kendini boyadığı resimler aracılığıyla tercüme ettiği bir benlik inşasından oluşurlar aslında…  Dolayısıyla bu benlik inşası aynı zamanda bir benlikten vazgeçişi de, bir anlamda kurtuluşu da anlatmaktadır.
Sanatçının resim pratiği, bunun üzerine kuruludur. Kendi kendini tercüme etmek. Kendi kendini kendine tercüme etmek… Peki ya bize? O resimlere bakacak gözlere? Bu soru sanatçının sorduğu en temel sorudur. Belki de Sedef Hatapkapulu’nun başka, diğer gözlerle karşılaşmasının anı, galeride bir sergi yaptığı andır. Gözlere göre değil, kendine göre resim yapan, akrilikle ya da yağlıboyayla, birkaç çeşit fırçayla, yaşadıklarını unutmadan, unutuluşa armağan etmeden, bir duygu kaydedicisi gibi tuvaline geçirmektedir. Tuval, o büyük boşluk, kimi zaman dolacak, kimi zaman eksiltile eksiltile boşalacak bir yaşantı denizine dönüşecektir. Bu sergide yer alan Kaburgalarım , Kalbim pişmemiş yumurta ve Kalp ve nefes borusu resimleri, bu boya denizine, dolulukla aralanan boşluğa ilişkin pek çok önemli ipucu taşır. İkisi de sanatçının bugüne kadar sürdürdüğü resim pratiğinde izleyiciyi yüzdürdüğü boya denizinden yeni haberler getirmektedir. Dolulukla araladığı boşluk’a ilişkin taze manzaralar sunmaktadır. Kalp ve nefes borusu’nun sanatçının silerek doldurduğu boşluğu’yla, Kaburgalarım’ın doldurarak sildiği boşluğu arasındaki gerilim, ruhumuzu kısa bir süre için oyalamakla kalmayacak sanatçının son derece öznel üretimi karşısında sanatçının kadın kimliği üzerinde düşünmemiz gerekliliğini ortaya çıkaracaktır.
Bu önemlidir. Sedef Hatapkapulu, bir kadın ressam olarak tüm öznelliğiyle kendini malzeme ederek bir üretimde bulunmaktadır. Bu resimleri yapan kadın sanatçının kendi kimliğiyle birlikte şekillenen üretimini görmek bir zorunluluktur. Bunu görme zorunluluğu, tipik bir şekilde, kadınların eserlerinin doğal cinsiyetle belirlendiğini savunmak anlamını taşımaz. Aksine kadınlık stereotiplerinden kaçınmak için kadınların ürettiği sanat eserlerinin çeşitliliğini, tek tek üreticilerinin ve ürünlerinin özgüllüğünü vurgulamak zorunda bırakır.
Bu, bizi tam da bu noktada, Hatapkapulu’nun son derece öznel üretiminin özgüllüğünü görmeye sevk eder.
Farklılık aslında özsel bir olgu değil, erkeği ve kadını dil, sosyal ve ekonomik güç ve anlam bakımından asimetrik konumlara yerleştiren bir sosyal yapıdır. Peki sosyal ve temsilci bir resim yapmadığını iddia edebileceğimiz Sedef Hatapkapulu’nun resim pratiğinde buna dair ne gibi ipuçları görürüz? Resim yapma pratiğine bu yapı yansımış mıdır?
Bunu şöyle yanıtlamak doğru olacaktır: Bir resim yapmak, resmedilen görüntüyle yaşanan deneyimin soncu olarak hem teknik hem de anlam bakımından yeni ve beklenmeyen etkiler keşfetmek demektir. Bir resim üretmenin sosyal pratiğini oluşturan bütün fiili unsurlar, sanatçının sosyal ve ruhsal konumlarının resimlerini yapılandırmasını sağlayan unsurlardır.
Dolayısıyla Hatapkapulu’nun görsel üretimi kendi dünyasını bize değil aslında yine kendisine yansıtmasından ibarettir. Bu soyut manzaralarda, dağ ve tepelerde, küçük baloncuklarda, bazen tırmalayıcı fırça darbesinde, bazen silinmiş, azaltılmış, çözülmüş boya gölünde, dış dünyada gördüğümüz hiçbir şeye benzemeyen bu imgeler serisinde dış dünyanın kendisi değil, hissettirdikleri mevcuttur. Histen arta kalan boyaya, dokunuşu çağıran forma devrolmuştur. Murat ve Ali Moskova’ya uçtu kederli bir anı işaret ediyor olabilir örneğin… Kopmayı ve bırakmayı anlatıyor olabilir… Birbirinden bağımsız küçük parçacıklar tuvalin üzerinde hareket etmekte, uzaya atılmış bir cisim gibi yerçekimsiz sürüklenmektedirler. İrili ufaklı sürüklenen formların ardından tek yapabileceğimiz belki de el sallamaktır. İşte Hatapkapulu’nun olayı değil, olaydan onda kalan hissi temsil ettiği resimlerinde anılar, anlar, bu şekilde geri dönerler ve kısa bir aradan sonra şiddetle patlarlar; içte biriken bu şeyler yaşamdır. Böylece resim, bilgimizin yettiğinden ötesidir. Sezgimizin uzantısı, keder ve sevinçten kalanı gösteren.
Resimde dönüşen, resimle birlikte çevrilen bu anlar, bu yaşam kalıntılarından yeni bir yaşam kılmak mümkün müdür? Mümkün olabilir… Muhtemelen, geleceğin gerçekleşmeden çok daha önce, dönüşmek için içimize girdiği, o görünürde olaysız ve sönük an, bize, dışımızdan gelen diğer bütün konuşkan ve rastlantısal anlardan, çok daha fazla yaşama yakındır.
Manzaradan, Bizim kısım  diyerek kendi yaşadığını kendi gördüğüne çeviren sanatçının resmini kendimize, yaşadıklarımıza mal etmemiz mümkün olmalıdır. Bu yaşama yakınlığa ortak olmak ve belki onu yalnız bırakmamak. Ona içimizin derinliklerinde bir yakınlık duymamız an meselesidir. Manzaradan Bizim Kısım resmindeki mavi ve yeşil alanların boşluğa, kişisel olana teslim oluşları izleyiciye, bize, bir çağrı yapmaktadır. Kendine mahsusluğa dair bir çağrı… Bu kendi manzaranı kendin yaratabilirsin fısıltısı… Bet manzara’dan Babam Mars’a gitti’ye kadar sanatçının kaydettikleriyle izleyicinin kaydetmek isteyecekleri arasında büyük bir serüven bizi beklemekte. Tunç’un Gözünden  bakıp kendi gözümü kısabiliriz gözlerimizi sınamak zorunda kalmadan… Yaşam mı ölüm mü? Resim mi hayat mı? Yanıt hem resim hem hayat olacaktır. Hem resim hem hayat sayesinde eski ve yitirilmiş olan bir kez daha güncelleşecek, anıların arasına kaldırmadan önce elden geçirilecek, yeni kendisini hazır edecek… Bu böyle sürüp gidecek..

Ayşegül Sönmez
Eylül 2009
Yorum yaz :
İsim : E-mail :
Yorumunuz :
Gönder